Cahilken Öğretmezsiniz, Açken Doyurmazsınız.


Peygamberimiz (s.a.s) Medine'ye yeni gelmiştir. Abbad b. Şurahbil adında bir genç, Müslüman olmuş, ama İslâmî daha tam manâsıyla hazmetmemiş. Bu çocuk aç. Açlıktan da o hale gelmiş ki, hemen Medine'nin kenarında bahçelerden birisinin duvarından atlıyor, içeri giriyor, hurma ağacının altına oturuyor ve oradaki hurmaları yemeye başlıyor.

Sonra da hurma ağacını sallıyor. Düşürdüğü salkımları ufalayıp çantasına dolduruyor. Tam bu sırada bahçe sahibi de duvardan atlayıp içeriye giriyor. Şurahbil'in elinden yakalıyor. Tekme tokat, bir hayli hırpaladıktan sonra sürükleyerek.

Resulüllah (s.a.s)’in huzuruna getiriyor.

O zata;

“–Niçin böyle yaptın?” diye sordu.

O zât:

"Ya Resulüllah, bu çocuk, bahçeme girmiş, hurmaları yemekle kalmamış, işte bu çantanın içine de hurmaları doldurmuş. Huzurunuza getirdim, bunun cezasını verin" diyor ve büyük bir ceza bekliyor.

Efendimiz (s.a.s) Şurahbil'in rengine bakıyor, uçmuş, açlıktan bîtap halde olduğunu anlıyor. Peygamberâne bir bakışla onun iç dünyasını görüyor. Ve bahçe sahibine sesini yükselterek hitap ediyor:

"Bırak onu!"

Adam şaşırıyor ve bırakıyor.

"Elindeki çantayı da iade et kendisine!"

Hemen çantayı da iade ediyor. Ondan sonra Rasûlullâh (s.a.v) bahçe sahibine cevabı şu:

"Cahilken öğretmezsiniz, açken doyurmazsınız. Sizin bu halinizi nasıl izah etmek lazım?"

(Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 21; Ebû Dâvûd, Cihâd, 85)

 

Bu hadisin üzerinde biraz duralım isterseniz. Efendimiz (a.s.m.) bahçe sahibine, "Cahilken öğretmezsiniz" diyor. 

Bu genç İslâmî henüz bilmiyor. Yaptığı meselenin haramlığını, kul hakkını bilmiyor. Bu konulara ait imanî bir hassasiyet gelişmemiş. Meselenin ehemmiyetini, ciddiyetin, dehşetini bilmiyor.

Bu konularda cahil bırakılmış.

Birinci vazife olarak bunun cehaletini gidermek, bu konularda bilgi sunmak.

İkinci vazife de hırsızlık yapacak derecede aç kalan insanı açken doyurmak. Yani kafasına ve midesine gıda sunmak. 

Bunu da yapmamışsınız. 

Hemen suçluyorsunuz.

Bu nasıl irşad, nasıl tavır?

Bugün İslama karşı olan insanlara acaba biz nasıl muhatap oluyoruz?

Yaşayarak örnek olabiliyor muyuz?

Müslüman denilince itimat edilen bir tip akıllarına geliyor mu?

Yoksa vurma, kırma, asma, kesme duygusunda olan tipler mi canlanıyor hafızalarda?

Yani konuşulan Müslüman değil de, kaçılan Müslüman mı oluyoruz?

Gereken aydınlatmayı yapmamış mıyız?

Efendimiz (s.a.s) vefat ettikten sonra arkasından ona iman etmeyenler dahi ağlıyorlar. İnsanın aklına şu sual geliyor: Hem Peygambere iman etmiyor, hem de arkasından ağlıyor, bu nasıl iş?

Evet ağladılar. Ama ne diyerek?

"Yetimler, kimsesizler, yalnızlar, ihtiyarlar helak oldu" diyerek.

Demek Efendimiz (s.a.s)’e inanmadıkları halde onun çevreye karşı olan tutumuna, tavrına inanmışlar.

Yine Mekke müşrikleri, Efendimiz (s.a.s)’e iman etmedikleri halde, sefere çıkarken mallarını ona emanet ediyorlardı. O müşriklere deniyordu ki: "Siz Muhammed'e hem inanmıyorsunuz, hem de bir yere giderken evinizdeki mal çalınır korkusuyla ona teslim ediyorsunuz?"

Onlar diyorlardı ki: "Evet, biz inanmıyoruz, ama onun dürüstlüğünden, doğruluğundan da şüphemiz yoktur." 

Demek inanmayanlar dahi yaşayışına inanmışlardı. Yaşayışıyla örnek oluyor, hali ile anlatıyordu, sadece lafla değil. 

Evet, lafla cevap veremezsiniz, ama yaşayışla cevabı verirsiniz. Onun için eski alimlerimiz derlerdi ki: "Halinle yaptığın vaazın, sözünle yaptığın vaazından çok daha tesirlidir."

Bu sonuç, günümüz Müslümanı için bir şey ifade eder mi?

Günümüz Müslümanı bu sonucu nasıl, nereye kadar anlar, anlayabilir?

 

foto
Yazar: Burhanettin Aydemir
YORUM YAPIN(üye olmadan da yorum yapabilirsiniz)
Yorumla
İptal